Erderler Evi

  • Mimarlar: Ersen Gürsel, Haluk Erar
  • Yardımcı Mimarlar: Erol Yüksel, Oya Erar
  • İşveren: Erder Ailesi (Cevat Erder, Necat Erder, Sema Köksal, Güler Yücel)
  • Proje Yeri: Kınalıada, İstanbul
  • Proje Tarihi: 1986-1988
  • Yapım Tarihi: 1988
  • Yapım Türü: Betonarme Karkas
  • Arsa Alanı: 149,5 m2
  • İnşaat Alanı: 231,95 m2
  • Statik: Erkan Günal
  • Teknik Uygulama Sorumlusu: Erol Yüksel

s

SARI EV’İN ÖYKÜSÜ

İşveren Necat Erder’in kaleminden…

I. GENESIS
Herşey 1986 yılının bir sonbahar akşamı Cihangir’de başladı. Dört kardeş, Kınalıada’da babadan kalma iki katlı, iki daireli küçük evi yıkıp, yerine, herbirinin birer yeri olacağı bir ev yapmayı düşünüyorlardı. 100 m2’lik arsada üç katlı bir yapıya izin verilmesi bekleniyordu. Sorun, dört eşit büyüklükte dairesi olan üç katlı yapının nasıl tasarımlanacağı idi. O akşam, kardeşler ve eşleri ile, dostları Mimar Ersen Gürsel, bunu tartışıyorlardı. Çeşitli çözümler üzerinde duruldu. Bir ara, ABD’nin Maryland Eyaleti’nde, Ocean City’deki 176 daireli bir tatil sitesinden bile söz edildi. Dev yapıda her iki katta bir koridor vardı. Buradan dubleks dairelerden bir bölümünün üst katına, diğerlerinin ise, alt katına giriliyordu. Kibrit kutularının yardımıyla konuyu görselleştirme çalışmaları sürerken Ersen Gürsel, “tamam” dedi. Bir süre sonra elimizde Gürsel’in çizdiği bir “kroki” vardı. Sorun çözülmüş, yaratılacak mekanı tasarlayan “mimar”la, orada yaşayacak olanlar arasında sürekli ve yoğun bir diyaloğun başlangıcı olan “proje” ortaya çıkmıştı. Çeşitli tasklar üzerinde aktif bir katılımla sürdürülen bu diyalog, yapımın her aşamasında ve ondan sonra da devam etti. Bir anlamda, zevkli bir iş yapmış olmanın ve ortak çaba ile oluşturulan yapıtı yaşatma isteminin pekiştirildiği dostluk ortamı hala devam etmekte.

II. YAPIM İÇİN ÖRGÜTLENME VE İLETİŞİM
Kardeşlerden biri ile mimar, İstanbul’da diğerleri dışarda, biri ise yurt dışında, Roma’da yaşıyordu. İstanbul’daki kardeş, tam yetki ve güven anlayışı içinde, tüm sorumluluğu üstlendi. Kardeşler arasındaki ilişkiler, yoğun bir iletişim süreci içinde, bu tür bir girişimde doğal olan gerilimleri en aza indirecek biçimde sürdürüldü. Ankara-İstanbul-Roma arasındaki telefon görüşmelerinin yoğunluğu nedeniyle, yapılan işe, şaka yollu, “tele-inşaat” adı verilmişti. İstanbul’a çok sık gelindi. Ada’da, yaz boyunca ortak kullanılabilecek bir yer kiralandı. Herşeyden önemlisi de, yapım süresince para akımında, ciddi bir aksama olmaması için her türlü çaba gösterildi.

Yapımı bir yükleniciye vermek söz konusu değildi. Adalarda deneyimli ve güvenilir bir kalfa arandı ve bulundu. Mimar, aynı zamanda teknik sorumlu idi ve bu işi, tabelalarda görülen “T.U.S.” ibaresinin gerçek anlamının ne olduğunu, daha doğrusu, ne olması gerektiğini, kanıtlayacak bir anlayışla yürüttü. Kuşkusuz bu, sonuç almayı sağlamada en berlirleyici etkenlerden biri oldu. Mimar, yapım süresince, gerek mimari, gerekse malzeme seçimi ve kullanma biçimi dahil, her türlü teknik konuda son söz sahibi olarak hareket etti. Bu durum, hem Kalfa ve çalıştırdığı işçiler, hem de yaptırıcılar tarafından bir veri olarak kabul edildi. Böyle bir güvenin oluşmasında mimarın (ve kendisiyle beraber çalışan meslektaşının) kişiliği yanında, konuya gösterdikleri ilgi ve bunun göstergesi olarak, ayırdıkları zaman, etkili oldu. Kınalıada gibi bir yer için çok güç olan ulaşım koşullarına karşın, mimar (ve meslektaşı), kısa yapım süresinde 100’ü aşkın denetim ziyareti yaptılar.

III. GERİLİMLER VE SORUNLAR
Tabi herşey kolay ve sorunsuz olmadı. Yapılan iş değilse bile, işin yapılma biçimi, Kınalıada için alışılmamış ve değişik idi. Özellikle bundan kaynaklanan bazı gerilimler, sorunlar yaşandı. Bazen de mizah konusu olacak durumlarla karşılaşıldı. Bazı örnekler:

Kalfa ve diğerleri için, proje çok ayrıntılı ve mimar çok titiz ve duyarlı idi. Bunda herhalde küçük mekanları değerlendirmede gösterilen özenin etkisi oldu. Ancak, adalardaki uygulamada, projelerin, ekonomik planlama diliminde, emredici değil, yönlendirici bir nitelik taşıdığı, uygulamacılara (yüklenici ve kalfalara) büyük esneklikler ve uyarlama olanakları tanıdığı anlaşılıyor. Bu proje ise, çok katı idi ve bu tür olanaklar, o da projeyi değiştirme yoluyla, sadece mimar için geçerli idi. Bundan kaynaklanan gerilimler, giderek azalan bir eğilim göstermekle birlikte, yapım sürecince görüldü. Sonuçta ikna edici faktör, ortaya çıkan yapının kendisi oldu.

Temel yapımı aşamasında, tartışmaya yalnız kalfa ve işçiler değil, ilgili tüm adalılar da katıldı. Bu kadar demiri yer altına gömmek yazıktı, israftı. Yapılan işin, İstanbul’un bir deprem kuşağı üzerinde bulunması nedeniyle, projede konulmuş kurallara (yönetmeliklere) uyulmaktan öteye gitmediğini anlatınca, verilen yanıt “şimdiye kadar birçok deprem oldu, kimin evi yıkıldı?” oluyordu. En filozofça gözlem eski muhtardan geldi, “Harcanacak paranız varmış anlaşılan” dedi.

Birinci katın beton atımında, mimarın ısrarla üzerinde durduğu ve kalfanın gereksiz gördüğü bir ön cephe ayrıntısı için açıklama, deneyimli bir işçi tarafından şöyle yapıldı: “Bu sadece bir süs, benzerini ….. de ……. beyin inşaatında da gördük.”

Yapı ortaya çıkarken genel bir tartışma konusu dış cephenin rengi oldu. Mimar ve sahipler, uygun ve anlamlı bir “renk” arayışı için uzun zaman geçirmişlerdi. Önce, bir pembe tonu üzerinde durulmuş, ancak pembenin daha çok bir ahşap rengi olduğu gerekçesiyle, “Roma”dan gelen veto üzerine, sarılar üzerinde durulmaya başlanmış, kirli sarı dahil, birçok ton denendikten sonra, bugünkü renk üzerinde anlaşmaya varılmıştı. Özellikle deneme sırasında görülen renklerden bazıları, çevreden şiddetli protestolara neden olmuştu. Sonuçta, yaygın olumlu görüşlere karşın, renk, aktif bir eleştiri konusu olarak önemini sürdürüyor.

Ön cephede yer alan seramik pano, bir diğer önemli toplu tartışma konusu oldu. Kardeşlerden birinin artist eşi tarafından Roma’da yapılan “pano”nun rengi, büyüklüğü, biçimi konusunda, mimarla artist arasındaki iletişim ne kadar gerilim yarattı bilinmez, ancak panoyu yerleştirildikten sonra gören mimarın, o andaki yüz ifadesi, oldukça güç anlar yaşamış olduğunu gösteriyordu. Panoya çevreden tepkiler ise, non-figüratif resim akımına on yıllar önce gösterilen ilginin güncelleşmiş ve yerleşmiş örneklerini sergiliyordu. Bu konudaki tartışma halen, her gün yinelenerek sürmekte.

Mimar ve kullanıcılar arasında da, sorun boyutlarına ulaşmayan, bazı görüş farklılıkları ortaya çıkmıştı. Projenin önemli özelliklerinden biri olan, alt daire boşluğunun, kullanma alanını geliştirme gerekçesiyle, bir dairede, odaya dönüştürülmesi, herhalde, bir concensus sonucu olarak tanımlanamazdı. Şöminelerin konumu da genel bir belirsizlik ve kararsızlık konusu oldu ve yapımından sonra bile, yer değiştirme biçiminde bazı tadilata yol açtı. Benzer değişiklikler sonucu, geneldeki benzerliğe karşın, herbirinin özellikleri olan dört daireden oluşan ve başlangıçta birlikte tasarlanan iç mekanlardan oldukça farklı, dört ayrı tipte konut ortaya çıkmıştı.

Tüm yapım süresince yaşanan bir diğer gerilim ise, tam yetkili sorumlu “kardeş”in genç bir kadın olmasından kaynaklanıyordu. “Ben kadından para almam” diyenlerin, genç kadından yalnız para değil, talimat da almaya alışmaları için geçen zaman, Kınalıada’da (ve inşaat sektöründe) feminist hareket için olgun bir ortam olduğunu gösteriyordu. İdari ve parasal işlemler akışı ile, malzeme seçiminde, kullanımında kaliteye verilen öneme karşın maliyetlerde ada ortalamasının oldukça altında kalınmasında kardeşimizin katkısı çok fazladır.

IV. SONUÇ
İlk tasarımdan projeye, kapıların, panjurların biçiminden ve renginden, merdiven ışıklandırmasına kadar, her konu, yoğun katılım sonucu oluşan kararlarla, hızlı ve etkin bir yapım süreci yaşanmıştı. Güçlükler unutulmuş, geriye, ortak çalışmanın keyifli anıları ve pek çok şeyi paylaşılan ürün kalmıştı.

Bugün, katılanlar arasında süregelen dostluk ilişkisi var. Kalfa için mimar, güvenilen ve danışılan meslektaş, mimar için çalışanlardan bir çoğu gereğinde başvurulacak kaynaklar artık. Oturanlar içinse, açık tutulan kapılar, katkılara karşılık vermenin en kısa yolu. Bu öykünün kimyasında, bir “etkin madde” ya da bir “büyü” vardı herhalde. Nedir? Tanımı güç olacak.

Son bir gözlem. Yıllar boyu adada uzun süreler yaşamış olan kardeşlere, Kınalıların davranışında temel bir değişiklik olmuştu. Sarı Ev’in yapımına başladıkları andan itibaren. Herkes, daha bir yakın, daha bir candan idi onlara karşı. Baba evini kullanan, oraya uğrayan çocuklar olmaktan çıkmış, gerçek ada sakinleri olmaya karar vermiş insanlara karşı gösterilen yakınlık olmalıydı bu. Öykünün gizini biraz da burada aramak gerekir.

Necat Erder
24 Temmuz 1989